Abstract
Lake Urmia, once the largest saltwater lake in the Middle East, stands today as a symbol of ecological collapse, demographic engineering, and cultural erasure. This paper investigates the drying of Lake Urmia not solely as an environmental disaster but as a deliberate act of eco-social genocide, wherein environmental degradation functions as a tool of state policy. Drawing on ecological, political, and socio-economic analysis, the study highlights how Iran’s water mismanagement, dam construction, and diversion of natural flows accelerated the lake’s desiccation, disproportionately targeting the Turkic population of South Azerbaijan.
The article situates the crisis within the framework of state terror and ecological terror, conceptualizing environmental destruction as a political strategy to weaken communities. The consequences of the drying include severe health crises due to salt storms, agricultural collapse, forced migration, and erosion of cultural memory. By linking Urmia’s tragedy with international legal frameworks—including the Ramsar Convention, UNESCO Biosphere Reserve commitments, and UN resolutions on the right to a healthy environment—the study underscores Iran’s violation of its obligations. Comparative cases such as the Aral Sea disaster, Amazon deforestation, and water conflicts in Palestine are discussed to illustrate how ecological destruction becomes weaponized as a form of state terror.
The findings suggest that Lake Urmia’s devastation embodies a silent genocide, one that merges ecological destruction with social and political repression. Restoring the lake remains technically feasible, but requires political will, transnational solidarity, and recognition of environmental destruction as a human rights violation.
Keywords: Lake Urmia, eco-social genocide, ecological terror, state terror, South Azerbaijan Turks, environmental justice
Giriş
- Tarihsel Arka Plan
- Devlet Terörü ve Ekolojik Terörün Konumu
- İran Rejiminin Çevre Politikaları ve Urmu Gölü
- Urmu Gölü’nün Ekolojik Özellikleri ve Kuruma Süreci
- Ekososyal Soykırımın Kavramsal Çerçevesi
- Ekolojik Yıkımın Sosyo-Ekonomik Sonuçları
- Urmu Gölü’nün Ekolojik Yapısı, Madenleri ve Ekonomik Kullanımları
- Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Çerçevesinde Urmu Gölü
- Çözüm Arayışları ve Direniş Biçimleri
Sonuç
Kaynakça
GİRİŞ
Urmu (Urmia) Gölü, tarih boyunca yalnızca bir doğal varlık değil, aynı zamanda bir kültürel, toplumsal ve ekonomik yaşam merkezi olmuştur. Orta Doğu’nun en büyük tuz gölü olarak bilinen Urmu, Azerbaycan Türklerinin kimliğinde, edebiyatında ve kolektif hafızasında önemli bir yer tutmuştur. Ancak 20. yüzyılın sonlarından itibaren gölün hızla kuruması, yalnızca ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir yıkım sürecine dönüşmüştür ( Eimanifar & Mohebbi, 2007, s. 12–14 ).
Bu çalışmanın temel amacı, Urmu Gölü’nün kurutulmasını sadece çevresel bir ihmal veya yanlış su politikaları bağlamında değil, ekososyal soykırım kavramı üzerinden ele almaktır. Kavram, çevrenin yok edilmesi yoluyla bir topluluğun kültürel, ekonomik ve sosyal varlığının ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir. İran rejiminin Urmu Gölü üzerindeki politikaları bu bağlamda incelendiğinde, çevresel tahribatın aynı zamanda Türklerin hedef alan bir devlet terörü biçimi olduğu ortaya çıkmaktadır ( Alizadeh, 2015, s. 62–64; Human Rights Watch, 2015, s. 21–23 ).
Gölün kuruması ile birlikte tarımsal üretimin çökmesi, halk sağlığını tehdit eden tuz fırtınalarının artması, binlerce ailenin göç etmek zorunda kalması ve kültürel hafızanın zarar görmesi, bu sürecin yalnızca bir ekolojik mesele olmadığını göstermektedir. Çalışmada ayrıca Urmu Gölü’nün durumu, dünya genelinde yaşanmış benzer ekolojik felaketlerle karşılaştırılmakta; Aral Gölü’nün kurutulması, Amazon yağmur ormanlarının yok edilmesi ve Filistin’de suyun bir silah olarak kullanılması örnekleri üzerinden eko-siyasi terör kavramı genişletilmektedir ( Schlosberg, 2013, s. 44–47 ).
Bu makale, üç temel eksende ilerlemektedir: (1) tarihsel arka plan ve gölün ekolojik özellikleri; (2) devlet terörü, ekolojik terör ve ekososyal soykırım kavramlarıyla teorik çerçeve; (3) İran’ın çevre politikalarının Urmu Gölü üzerinden Azerbaycan Türklerine etkileri. Sonuç bölümünde ise gölün geleceğine dair çözüm önerileri ve uluslararası dayanışma çağrıları sunulacaktır.
Bu bağlamda Urmu Gölü yalnızca bir çevre sorunu değil, aynı zamanda insan hakları, uluslararası hukuk ve çevresel adaletin kesişim noktasında duran bir “sessiz soykırım” vakasıdır. Dolayısıyla çalışmanın hem akademik literatüre hem de politik farkındalığa katkı sunması hedeflenmektedir.
1. TARİHSEL ARKA PLAN
Urmu (Urmia) Gölü, tarih boyunca yalnızca doğal bir ekosistem değil, aynı zamanda kültürel bir merkez ve kimlik mekânı olarak öne çıkmıştır. Coğrafi olarak Azerbaycan’ın kalbinde yer alan göl, tarihsel süreçte hem ekonomik hem de toplumsal hayatı şekillendirmiştir. Bu nedenle gölün ekolojik çöküşünü anlamak, onu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda tarihsel ve siyasi bağlamda değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda konunun daha iyi anlaşılması adına Firudin Celilov tarafından geliştirilen Urmu teorisi’ne bakılması yerinde olacaktır.
Türk etnogenezi tartışmalarında klasik Altay köken tezine alternatif bir yaklaşım sunan bu teoriye göre Türk topluluklarının kökeni, Orta Asya’nın Altay bölgesinde değil, Ön-Asya’da Urmu havzası çevresinde aranmalıdır (2006, s. 28–33). Celilov, M.Ö. IV. binyılda bu bölgede oluşan proto-Türk dilinin daha sonra kuzey ve doğu yönlerinde genişleyerek farklı lehçe ve kültürel kollar oluşturduğunu öne sürmekte ve Altay teorisinin yetersizliklerini eleştirmektedir. Altay merkezli tezin arkeolojik ve dilbilimsel verilerle tam olarak desteklenmediğini savunan Celilov, Urmu havzasının iklim, su kaynakları ve coğrafi özellikleri bakımından daha uygun bir tarihsel “ilk yurt” sunduğunu ileri sürmektedir. (2007, s. 41–43). Bu yönüyle Urmu teorisi, hem Türkoloji araştırmalarında yeni bir tartışma alanı açmakta hem de Urmu çevresinde Türklerin tarihsel varlığını destekleyen etnolojik ve kültürel verilerle örtüşmektedir.
Bu teori çerçevesinde, Urmu çevresi yalnızca bir coğrafi merkez değil, aynı zamanda Türk topluluklarının tarihsel sürekliliğini açıklamak için de kilit bir alandır. Burada “argumanlar” ve “aksi argumanlar” kavramları öne çıkmaktadır. Argumanlar, Urmu havzasında tarih boyunca yerleşik ve doğal çevreyle uyumlu yaşayan Türk topluluklarını temsil etmekdedir. Bu topluluklar tarım, hayvancılık ve göl çevresindeki ekolojik imkânlarla uyumlu bir kültürel süreklilik göstermiştir (2006, s. 35–38). Aksi argumanlar ise daha geç göçlerle gelen, çevreye uyum sağlamakta zorlanan veya dış baskılarla bölgeye yönelen grupları ifade etmekdedir. Bu topluluklar, zamanla argumanlarla etkileşime girerek kültürel hibritleşmeye veya asimilasyona uğramıştır (2006, s. 39–41).
Urmu Gölü’nün bulunduğu bölge, tarih boyunca farklı imparatorlukların hâkimiyeti altında kalmıştır. Asur kaynaklarında “Zarha” adıyla geçen göl, antik çağlarda tuz ve diğer minerallerin kaynağı olarak bilinmekteydi (Karbassi et al., 2010, s. 77–79). Daha sonra Urartu Krallığı, Ahamenidler ve Sasaniler döneminde göl çevresi stratejik bir bölge olarak görülmüş, ticaret yollarının kavşağında yer aldığı için kültürel etkileşimlere açık olmuştur. İslam’ın bölgeye gelişiyle birlikte göl çevresindeki şehirler, özellikle Tebriz ve Urmiye, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ilim ve kültür merkezleri haline gelmiştir. Selçuklular ve ardından Safeviler döneminde göl, Azerbaycan Türkleri için önemli bir tarımsal ve ticari havza işlevi görmüştür (Atabaki, 2007, s. 89–91).
19. yüzyılda bölge, Rusya-İran savaşlarının etkisiyle askeri ve siyasi çekişmelere sahne olmuştur. Bu dönemde göl çevresi, Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir alan olarak dikkat çekmiştir. Göl, yalnızca ekonomik üretim için değil, aynı zamanda kolektif kimliğin sembolü olarak görülmüştür. 20. yüzyılda, özellikle Pehlevi rejiminin iktidara gelmesiyle birlikte, merkezileşmiş ulus-devlet inşası sürecinde Azerbaycan Türklerinin kimliği baskı altına alınmış, Urmu Gölü’nün bulunduğu coğrafya ekonomik olarak bilinçli bir şekilde geri bırakılmıştır. Sulama sistemlerinin geliştirilmemesi, sanayileşmenin engellenmesi ve altyapı yetersizlikleri, bölgenin kasıtlı olarak marjinalize edilmesinin göstergeleridir (Alizadeh, 2015, s. 67–70 ).
Urmu Gölü, yalnızca bir su kaynağı değil, aynı zamanda
Türklerin kültürel hafızasında derin bir yer edinen ulusal semboldür (Alizada, 2021, s.320-321). Hatta halk edebiyatında, şiirlerde ve müzikte göl, “vatanın kalbi” ve “Türk kimliğinin simgesi” olarak yer bulmuştur. Özellikle 20. yüzyıldan itibaren bölgedeki çevresel değişimler, halk arasında gölün kurumasının yalnızca doğal bir felaket değil, aynı zamanda kimliğe yönelik bir saldırı olarak algılanmasına yol açmıştır (Hemmatti, 2018, s. 55–58). Örneğin, halk şairlerinin dizelerinde gölün kuruması, “ana yüreğinin kuruması” metaforuyla anlatılmış; bu durum ekolojik yıkım ile toplumsal hafıza arasındaki güçlü ilişkiyi göstermiştir.
2000’li yıllara gelindiğinde Urmu Gölü, su seviyesindeki dramatik düşüşlerle ulusal ve uluslararası gündeme taşınmıştır. Yapılan araştırmalar, gölü besleyen nehirlerin önüne yapılan barajların ve yanlış tarımsal sulama politikalarının gölün ekosistemini çökerttiğini ortaya koymuştur (Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26). Aynı dönemde, İran rejiminin bu politikaları bilinçli bir şekilde sürdürdüğü ve gölün kurumasının bir “yanlış yönetim” değil, aynı zamanda bölge halkını göçe zorlayan siyasi bir mühendislik aracı olduğu iddiaları güç kazanmıştır (Human Rights Watch, 2015, s. 22–25).
Sonuç olarak, Urmu Gölü’nün tarihsel arka planı, gölün yalnızca doğal bir varlık olmadığını; aynı zamanda kültürel, ekonomik ve siyasi boyutlarıyla Azerbaycan Türklerinin kimliği için hayati bir unsur olduğunu göstermektedir. Bu nedenle gölün yok oluşunu anlamak hem tarihsel bağlamı hem de güncel politikaları dikkate almayı gerektirmektedir.
2. EKOSOSYAL SOYKIRIMIN KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ
Soykırım kavramı, ilk kez Raphael Lemkin tarafından ortaya atıldığında (1944), yalnızca fiziksel katliamı değil, bir topluluğun kültürel, ekonomik ve sosyal varlığının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını da içermekteydi. Lemkin’e göre soykırım, yalnızca insanların yaşamına kastetmek değil, onların yaşam alanlarını, kültürlerini, dillerini ve toplumsal kurumlarını yok ederek bir halkın sürekliliğini kesintiye uğratmaktır (Lemkin, 2005/1944, s. 123–126). Bu geniş çerçeve, çevresel tahribatın da bir soykırım aracı olabileceğini düşündürmektedir.
“Ekososyal soykırım” kavramı, çevresel felaketlerin kasıtlı olarak yaratılması ya da sürdürülmesi yoluyla bir topluluğun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısının yok edilmesini ifade etmekdedir. Bu yaklaşım, çevreyi yalnızca ekolojik bir varlık olarak değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görür ( Schlosberg, 2013, s. 52–55 ). Çünkü göller, nehirler, ormanlar ve topraklar yalnızca doğal kaynaklar değil, aynı zamanda halkların hafızasının, geçim kaynaklarının ve kültürel sürekliliğinin taşıyıcılarıdır. Dolayısıyla ekososyal soykırım, hem ekolojik yıkım hem de sosyal mühendislik süreçlerinin birleşiminden doğar. Bir gölün kurutulması veya bir nehrin yönünün değiştirilmesi, yalnızca doğa tahribatı değildir; bu eylemler, aynı zamanda belirli bir topluluğu göçe zorlamak, ekonomik bağımsızlığını zayıflatmak ve kültürel bağlarını koparmak için kullanılabilir ( Gareau, 2010, s. 58–60 ).
Modern ulus-devletlerin pek çoğu, çevresel kaynakları kontrol altında tutmayı siyasi iktidar stratejilerinin bir parçası haline getirmiştir. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin Aral Gölü’nü pamuk tarımı uğruna yok etmesi, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda sosyal bir felakettir. Bu süreç, bölgedeki halkların yaşam biçimini kökten değiştirmiş, göçlere ve kültürel çözülmelere yol açmıştır. Benzer şekilde, İsrail’in Filistin’deki su politikaları, yalnızca kaynak paylaşımı sorunu değil, aynı zamanda politik baskı aracı olarak yorumlanmaktadır ( Zeitoun, 2008, s. 110–113 ). Bu örnekler, ekososyal soykırımın yalnızca teorik bir kavram değil, uluslararası bağlamda somut karşılıkları olan bir gerçeklik olduğunu ortaya koymaktadır.
Urmu Gölü’nün kurutulması, ekososyal soykırım kavramının en somut örneklerinden biridir. Gölün kuruması, ekonomik yapısını çökertmiş, onları kitlesel göçe zorlamış ve kültürel hafızalarını zayıflatmıştır. Tuz fırtınaları, halk sağlığını tehdit ederek yaşam koşullarını sürdürülemez hale getirmiştir. İran rejiminin bu sürece yönelik “bilinçli ihmal” politikası, çevresel tahribatın tesadüf olmadığını, aksine devletin asimilasyon ve baskı stratejisinin bir aracı olduğunu göstermektedir ( Human Rights Watch, 2015, s. 22–25 ). Dolayısıyla Urmu Gölü örneği, ekososyal soykırımın yalnızca teorik bir kavram değil, günümüzde yaşanan bir gerçeklik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ekososyal soykırım kavramının geliştirilmesi, çevresel felaketlerin yalnızca doğa sorunları olarak değil, aynı zamanda insan hakları ihlalleri ve siyasi baskı araçları olarak değerlendirilmesini mümkün kılar. Bu kavram, çevresel adalet literatürünü genişletirken, aynı zamanda uluslararası hukuk ve insan hakları mekanizmalarının çevreyi korumadaki rolünü de sorgular. Urmu Gölü’nün yok oluşu, bu bağlamda ekososyal soykırım kavramının küresel literatürde daha fazla görünür hale gelmesi gerektiğini göstermektedir.
3. DEVLET TERÖRÜ VE EKOLOJİK TERÖRÜN KONUMU
Urmu Gölü örneğinde temel soru şudur: Bu olay bir ekokırım (ecocide) mı, yoksa eko-devlet terörü müdür? Ekokırım (ecocide) , insan eylemleri sonucu çevreye ağır, yaygın ve uzun süreli zarar verme eylemidir ve bu durumun uluslararası bir suç olarak tanınması için çalışmalar sürmektedir. Temel olarak, doğa dengesini bozacak, küresel ölçekte olumsuz etkilere yol açacak ve geri döndürülemeyen hasarlara neden olacak eylemler ekokırım olarak tanımlanmaktadır. Bir eylemin ekokırım olarak nitelendirilmesi için belirli özellikler taşıması gerekmektedir: çevrenin herhangi bir unsurunda (canlı, cansız, hava, su, toprak) ciddi olumsuz değişiklik, bozulma veya hasar meydana gelmesi; bu zararın sınırlı bir coğrafyayla kalmayıp ülke sınırlarını aşması; bütün bir ekosistemi veya çok sayıda insanı etkilemesi; zararın geri döndürülemez ya da uzun sürede doğal yollarla iyileşemeyecek nitelikte olması; beklenen sosyal veya ekonomik faydalarla karşılaştırıldığında açıkça aşırı olan zararların umursamazca göz ardı edilmesi gibi ( Gareau, 2010, s. 58–60 ).
Ancak burada önemli bir husus vardır: eğer söz konusu “ekokırım”, bir devletin kendi vatandaşına özellikle belirli bir etnik veya kültürel topluluğa karşı siyasi nedenlerle yaptığı bir ekolojik baskı biçimiyse, bu durum “devlet terörü” kapsamında değerlendirilmelidir. Bu nedenle Urmu Gölü faciasına yalnızca “ekokırım” demek, olayı basitleştirmek ve manzarayı tam olarak kavramamızı engellemek anlamına gelmektedir. Tam da bu nedenle, kalıcı ve tutarlı çözümler üretmek de zorlaşmaktadır.
Devlet terörü kavramı, siyaset bilimi literatüründe devletin kendi vatandaşlarına veya başka toplumlara karşı sistematik korku ve şiddet politikaları uygulaması anlamına gelmektedir. Bu, bireysel veya örgütsel terörden farklı olarak, devletin meşru otorite araçlarını yani polis, ordu, yargı ve bürokratik kurumları, kullanarak toplumu baskı altında tutmasıdır (Gareau, 2010, s. 61–64). Devlet terörü yalnızca fiziksel şiddetle değil, aynı zamanda hukuksal, ekonomik ve psikolojik araçlarla da işletilebilir. Amaç, toplumda kalıcı bir korku atmosferi yaratarak siyasi muhalefeti susturmak ve belirli toplulukların kültürel veya ekonomik varlığını zayıflatmaktır.
20. yüzyıl boyunca devlet terörünün farklı biçimleri gözlemlenmiştir. Latin Amerika’daki askeri diktatörlükler, keyfi tutuklamalar ve zorla kaybetmeler yoluyla toplumu sindirmiştir. Orta Doğu’da ise devlet terörü çoğu kez asimilasyon politikaları, zorunlu göç ve ekonomik marjinalleştirme biçiminde tezahür etmiştir ( Schlosberg, 2013, s. 102–104 ). Devlet terörünün önemli bir boyutu, toplumsal muhalefeti doğrudan bastırmak yerine, yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını yok ederek halkı çaresiz bırakmaktır. Bu bağlamda literatüre son yıllarda giren ekolojik terör kavramı, çevre ve doğal kaynakların siyasi baskı aracı olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Ekolojik terör, devlet terörünün daha görünmez bir biçimidir; çünkü doğrudan fiziksel şiddet yerine halkın yaşam çevresinin kasıtlı olarak tahrip edilmesiyle işlev görmeketdir. Bir nehrin yönünün değiştirilmesi, bir gölün kurutulması ya da ormanların kasten yok edilmesi yalnızca ekolojik yıkım değil, aynı zamanda toplumsal kimliğe, sağlığa ve geçim kaynaklarına karşı yöneltilmiş bir saldırıdır ( Lemkin, 2005/1944, s. 123–126 ).
Ekolojik terörün temel mekanizması, çevresel tahribat yoluyla halkı göçe zorlamak, ekonomik yapıyı çökertmek ve toplumsal hafızayı yok etmektir. Bu nedenle ekolojik terör, devlet terörünün “yaşam alanlarını silah olarak kullanma” boyutuna karşılık gelmektedir. Urmu Gölü örneği bu açıdan çarpıcıdır: İran rejimi, gölü besleyen nehirlerin önüne barajlar inşa ederek ve su kaynaklarını Fars nüfusun yoğun yaşadığı bölgelere aktararak yalnızca çevresel bir krize yol açmamış, aynı zamanda ekonomik ve sosyal olarak çökertmiştir (Human Rights Watch, 2015, s. 22–25). Dahası, gölün kuruması sonucu ortaya çıkan tuz fırtınaları halk sağlığını tehdit eden bir felaket haline gelmiştir. Bu felaket devlet tarafından önlenebilir olmasına rağmen engellenmemiştir. Böylece ekolojik felaket, bir tür “sessiz şiddet” biçiminde halkı cezalandırma aracına dönüşmüştür (Abbaspour et al., 2012, s. 90–92). Bu durum, devletin çevresel araçları kullanarak yürüttüğü bir terör stratejisinin göstergesidir.
Netice itibariyle devlet terörü ile ekolojik terör arasındaki ilişki Urmu Gölü örneğinde açıkça gözlemlenmektedir. Devlet terörü genellikle doğrudan şiddetle ilişkilendirilirken, ekolojik terör çevresel araçlarla toplumsal varlığın hedef alınmasıdır. Urmu Gölü’nün kurutulması, devletin ekolojik yıkımı politik baskı aracı olarak kullandığına dair güçlü bir örnektir. Bu nedenle gölün yok oluşu yalnızca ekolojik bir kriz değil, aynı zamanda devlet terörünün bir biçimidir.
4. İRAN REJİMİNİN ÇEVRE POLİTİKALARI VE URMU GÖLÜ
İran’da çevre politikaları tarihsel olarak hiçbir zaman yalnızca doğayı koruma amacıyla sınırlı kalmamıştır; bu politikalar çoğu zaman rejimin siyasi çıkarlarının bir uzantısı olarak şekillenmiştir. Çevre yönetiminde kullanılan araçlar, etnik ve kültürel gruplar üzerindeki baskının bir parçası haline getirilmiş; özellikle Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde çevresel ihmal sistematik bir devlet politikası olarak uygulanmıştır. Urmu Gölü’nün yok oluş süreci, bu stratejilerin en çarpıcı örneğini teşkil etmektedir.
İran, doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülke olmasına rağmen çevre politikaları uzun süredir plansızlık, yolsuzluk ve merkeziyetçi çıkarlar üzerinden yürütülmektedir. Petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynakları ulusal ekonominin temelini oluştururken, tarım ve su yönetimi konuları sürekli ihmal edilmiştir. Özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren su politikaları, hidroelektrik barajlar ve tarımsal sulama projeleri üzerinden şekillenmiştir ( Abbaspour et al., 2012, s. 85–87 ). Ancak bu projeler, bilimsel planlama ve sürdürülebilirlik kriterlerinden ziyade siyasi merkezîleşmeyi güçlendirme amacını taşımıştır. Bu nedenle çevre politikaları, ekolojik dengeyi korumaktan çok rejimin güç ilişkilerini pekiştirme aracına dönüşmüştür.
Urmu Gölü’nün kurumasında doğrudan etkili olan unsurların başında gölü besleyen nehirler üzerine yapılan barajlar ve sulama kanalları gelmektedir. 1970’lerden itibaren, özellikle 1990’lı yıllarda hızlanan baraj projeleri göle ulaşan su miktarını dramatik biçimde azaltmıştır (Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26). Tarımsal sulamanın yanlış yönlendirilmesi ve yüksek su tüketimli ürünlerin teşvik edilmesi gölün ekosistemini çökerten temel faktörlerdendir. İran rejimi bu projeleri yalnızca ekonomik kalkınma adına değil, aynı zamanda bölgedeki Türk nüfusun ekonomik bağımlılığını artırmak için de kullanmıştır. Urmu Gölü çevresinde yaşayan halkın geçim kaynaklarının kuruması, onları büyük kentlere göçe zorlamış ve bu göç demografik yapının değişmesine yol açmıştır (Alizadeh, 2015, s. 67–70 ).
2000’li yılların başında Urmu Gölü’nün hızla küçülmesi, Azerbaycan Türkleri arasında büyük bir toplumsal tepkiye yol açmıştır. Tebriz, Urmiye ve diğer şehirlerde “Urmu yaşasın” sloganıyla düzenlenen protestolar, rejimin çevre politikalarının etnik boyutunu görünür hale getirmiştir. Ancak bu protestolar devlet güvenlik güçlerinin şiddetiyle bastırılmış, birçok aktivist gözaltına alınmış veya uzun hapis cezalarına çarptırılmıştır ( Human Rights Watch, 2015, s. 25–27 ). Bu süreç, İran rejiminin çevreyi koruma iradesinden çok, çevresel yıkımı toplumsal muhalefeti bastırmanın bir yolu olarak kullandığını göstermektedir. Urmu Gölü’nün kuruması bu bağlamda yalnızca bir doğal felaket değil, aynı zamanda bir siyasi araçtır.
Ayrıca şu hususun da söylenmesinde fayda vardır ki Urmu Gölü 1971’de Ramsar Sözleşmesi kapsamına alınmış ve buna müteakip 1976’da UNESCO tarafından biyosfer rezervi ilan edilmiştir. Bu statüler İran’a gölü koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ancak İran hükümeti uluslararası taahhütlerini yerine getirmemiştir ve bu antlaşmanı imzalamadı. (UNESCO & UNEP, 2015, s. 5–7). Uluslararası kurumların raporlarında Urmu Gölü’nün korunması gerektiği sıkça vurgulanmasına rağmen, rejim bu raporları görmezden gelmiş ve çevresel iyileştirme projelerini göstermelik hale getirmiştir. Örneğin, gölü canlandırma adına başlatılan Milli Kurtarma Planı, gerekli bütçe ayrılmadığı için başarısızlığa mahkûm edilmiştir. Bu durum, çevresel restorasyonun da politik çıkar hesaplarına kurban edildiğini göstermektedir.
Yani buradan anlaşıldığı üzere Urmu Gölü’nün kuruması, yalnızca ekolojik ve ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda etnik bir mühendislik sürecidir. İran rejimi çevresel ihmal ve yanlış politikalar aracılığıyla göçe zorlamış, kültürel bağlarını zayıflatmış ve ekonomik bağımsızlıklarını ellerinden almıştır. Bu strateji, çevresel araçlarla etnik kimliği yok etme politikasının somut örneğidir. Dolayısıyla İran’ın çevre politikaları Urmu Gölü özelinde ekososyal soykırımın temel yapı taşlarını oluşturmuştur. Bu bağlamda rejimin çevreye yaklaşımı, doğayı koruma değil, doğayı siyasallaştırarak halkı kontrol etme stratejisine indirgenmiştir.
5. URMU GÖLÜ’NÜN EKOLOJİK ÖZELLİKLERİ VE KURUMA SÜRECİ
Urmu (Urmia) Gölü, Orta Doğu’nun en büyük ve dünyanın da altıncı büyük hipersalin (aşırı tuzlu) gölüdür (Alizada, 2021, s.318). Yüzölçümü kurak dönemler öncesinde 5.200 km²’ye kadar ulaşmış, göl ekosistemi yalnızca biyolojik çeşitliliğiyle değil, aynı zamanda iklimsel dengeyi koruyucu rolüyle de öne çıkmıştır (Eimanifar & Mohebbi, 2007, s. 12–14 ). Ancak 20. yüzyılın sonlarından itibaren gölün su seviyesindeki dramatik düşüş, yalnızca doğal süreçlerle açıklanamayacak kadar hızlı ve yoğun olmuştur. Bu gö Urmu kapalı bir havza gölüdür; yani denizle bağlantısı yoktur ve beslenme kaynağı büyük ölçüde çevresindeki nehirlerden gelen akışlardır. Gölün tuzluluk oranı %30’lara kadar çıkabilmektedir ki bu oran, Akdeniz’in tuzluluk seviyesinin yaklaşık sekiz katına denk gelir (Alipour, 2006, s. 201–204). Bu yüksek tuzluluk, *Artemia urmiana* gibi endemik canlıların yaşamını desteklemekte, aynı zamanda göl çevresinde tuz üretimine dayalı ekonomik faaliyetleri mümkün kılmaktadır. Ekolojik açıdan göl, bölgedeki mikroklimayı düzenleme işlevi görmektedir. Yaz aylarında aşırı sıcakların, kış aylarında ise dondurucu soğukların etkisini yumuşatarak çevresindeki tarım faaliyetlerine katkıda bulunmuştur. Ayrıca göl, yüzlerce kuş türü için göç rotalarında önemli bir uğrak noktası olmuştur ( Sima et al., 2021, s. 9–12 ).
Urmu Gölü’nün kuruma süreci, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren hız kazanmıştır. 1970’lerde başlatılan baraj projeleri, 1990’larda yoğunlaşmış ve gölü besleyen 13 ana nehrin büyük kısmı üzerine baraj inşa edilmiştir. Bu durum, göle giren su miktarını dramatik biçimde azaltmıştır ( Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26 ). İklim değişikliği, artan sıcaklıklar ve azalan yağışlar sürece katkıda bulunmuş olsa da, araştırmalar gölün kurumasındaki temel faktörün insan eliyle yapılan müdahaleler olduğunu ortaya koymaktadır. Yanlış tarım politikaları, yüksek su tüketimli ürünlerin teşviki ve sulama sistemlerindeki verimsizlik, gölün ekolojik dengesini bozan başlıca nedenlerdir ( Abbaspour et al., 2012, s. 85–87 ).
2000’li yıllara gelindiğinde gölün yüzölçümü dramatik biçimde küçülmüş, bazı yıllarda 2.000 km²’nin altına düşmüştür. Bu küçülme, tuzluluk oranını daha da artırmış, *Artemia* populasyonu ciddi şekilde azalmış ve gölün ekosistemi çökme noktasına gelmiştir ( Eimanifar & Mohebbi, 2007, s. 30–33 ). Göl tabanının açığa çıkması, rüzgâr erozyonuyla birlikte tuz fırtınalarını yaygınlaştırmıştır. Bu fırtınalar hem tarımsal alanları hem de insan sağlığını tehdit eden yeni bir çevresel krizi beraberinde getirmiştir. Özellikle akciğer ve kalp rahatsızlıklarının artışı, gölün kurumasıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir ( Farhoudi, 2014, s. 41–43 ). Urmu Gölü’nün kuruması, bölgedeki biyolojik çeşitliliği yok etmiştir. Göçmen kuşların uğrak noktası olan göl, artık milyonlarca flamingo, pelikan ve diğer türler için yaşamsal bir habitat olmaktan çıkmıştır. Ayrıca gölün kaybolması, bölgenin ikliminde de değişikliklere yol açmış; yaz sıcaklıkları artarken, kışlar daha sert hale gelmiştir ( UNESCO & UNEP, 2015, s. 5–7 ). Kuruma süreci, bölgesel ölçekte bir ekolojik felaketin ötesinde, sosyo-ekonomik ve politik bir felaketin habercisi haline gelmiştir. Çünkü gölün yok olması, yalnızca doğayı değil, aynı zamanda halkın yaşam biçimini ve kimliğini doğrudan tehdit etmektedir.
Bilim insanları, gölün kurumasının önlenebilir bir süreç olduğunu defalarca vurgulamıştır. Çeşitli raporlarda, gölü besleyen nehirlerin yeniden yönlendirilmesi, tarımsal sulamanın modernize edilmesi ve yerel halkın katılımıyla çevresel restorasyon projelerinin hayata geçirilmesi gerektiği belirtilmiştir ( Sima et al., 2021, s. 33–36 ). Ancak İran rejimi, bu uyarıları dikkate almak yerine, krizi siyasi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmıştır. Bu bağlamda Urmu Gölü’nün kuruma süreci, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda politik bir mühendislik projesi olarak da yorumlanmaktadır. Devletin çevresel kaynakları kasıtlı olarak yanlış yönetmesi, gölün yok oluşunu hızlandırmış ve bu süreci Azerbaycan Türklerinin ekonomik ve kültürel varlığını zayıflatmak için kullanmıştır (Alizadeh, 2015, s. 67–70).
6. URMU GÖLÜ’NÜN EKOLOJİK YAPISI, MADENLERİ VE EKONOMİK KULLANIMLARI
Urmu Gölü yalnızca doğal bir sulak alan değil, aynı zamanda sahip olduğu ekolojik zenginlikleri, mineral kaynakları ve ekonomik kullanım potansiyeliyle bölgesel yaşamın merkezlerinden biri olmuştur. Ancak bu potansiyel, son yıllarda hem bilimsel tartışmalar hem de siyasi söylemler aracılığıyla yeniden gündeme taşınmış, özellikle madenler ve ekonomik kullanım biçimleri gölün geleceği bağlamında önemli bir boyut kazanmıştır.
Urmu Gölü, dünyanın en büyük hiperhalin göllerinden biridir. Tuz oranı Akdeniz’in yaklaşık sekiz katına ulaşabilmekte, suda başlıca iyonlar Na⁺, Cl⁻, Mg²⁺ ve K⁺ olarak yoğunlaşmaktadır ( Alipour, 2006, s. 201–204 ). Bu kimyasal yapı, *Artemia urmiana* gibi endemik halofilik canlıların yaşamasına elverişli koşullar yaratmıştır ( Eimanifar & Mohebbi, 2007, s. 12–14 ). Ayrıca gölün bu yüksek tuzluluk oranı, endüstriyel tuz ve mineral üretimi açısından da potansiyel taşımaktadır.
Jeolojik çalışmalar, göl tabanında ve çevresindeki alanlarda başlıca sodyum klorür (halit), magnezyum tuzları ve potasyum tuzlarının yoğunlaştığını ortaya koymuştur. Bu mineraller, hem gıda hem de sanayi sektöründe kullanım alanı bulmaktadır ( Lak et al., 2016, s. 58–62 ). Ayrıca bazı adalarda, özellikle İslami Adası çevresinde, radyometrik ölçümlerde potasyum, toryum ve uranyum sinyallerinin yüksek çıktığı rapor edilmiştir ( RIES, 2019, s. 3–4 ). Son yıllarda İran basınında gölde lityum rezervleri bulunduğuna dair haberler yer almış, ancak Batı Azerbaycan Doğa Koruma Müdürlüğü, ekonomik olarak çıkarılabilir lityum bulunmadığını ve gölden fiilen çıkarılan tek mineralin tuz olduğunu açıklamıştır ( Mashregh News, 2024, para. 2–3 ). Bu nedenle lityum tartışmaları bilimsel temelden çok siyasi ve ekonomik spekülasyon boyutunda kalmaktadır ( GreenPowerSolution, 2025, para. 1–2 ).
Gölün kuruyan tabanında oluşan tuz kabuğu, yerel halk ve bazı şirketler tarafından hasat edilmektedir. “Kontrollü tuz hasadı” yaklaşımı, hem ekonomik gelir sağlamakta hem de göl tabanında tuz kabuğunun kalınlaşmasının engellenmesi yoluyla suyun ekolojik döngüsüne katkı sunduğu iddiasıyla tartışılmıştır ( Tehran Times, 2019, para. 4–5 ). Bununla birlikte, göl suyunda yüksek oranda bulunan magnezyum ve potasyum tuzlarının modern yöntemlerle (örneğin güneş havuzları, çok kademeli buharlaştırma veya iyon değişimi) işlenmesi halinde ekonomik değer yaratabileceği ileri sürülmüştür ( Sima et al., 2021, s. 33–36 ). Ancak bu yöntemlerin uygulanması için ciddi yatırımlar, uluslararası teknoloji transferi ve ekolojik hassasiyetlerin gözetilmesi gerekmektedir.
Urmu Gölü’nden elde edilen tuz, İran iç pazarında “Urmu gölü tuzu” adıyla satılmakta ve sofralık ya da işlenmiş ürün olarak tüketiciye sunulmaktadır. Çevrimiçi satış platformlarında bu ürünün “doğal ve sağlıklı” olduğu vurgulanmakta, pazarlama stratejilerinde gölün adı kullanılmaktadır ( “نمک دریاچه ارومیه,” n.d., para. 1–2 ). Bunun yanı sıra İran, gölden elde edilen endüstriyel tuzları bölge ülkelerine ve Asya pazarlarına ihraç etmektedir. Bazı şirketler ürünlerini “İran tuzu” markası altında pazarlamakta ve Urmu Gölü’nü bu kaynağın en önemli merkezlerinden biri olarak tanıtmaktadır ( Iran Salt Export Company, n.d., para. 2–3 ). Her ne kadar göl suyunun yüksek tuzluluk oranı tarımsal sulamaya elverişli olmasa da, gölden elde edilen potasyum tuzları tarihsel olarak gübre üretiminde kullanılmıştır. Ayrıca gölün barındırdığı *Artemia* türü, balıkçılık ve su ürünleri sektöründe — özellikle yavru balıklar için — yem kaynağı olarak önemli bir potansiyele sahipti ( Eimanifar & Mohebbi, 2007, s. 30–33 ). Ancak gölün su seviyesindeki keskin düşüş, *Artemia* populasyonlarını da büyük ölçüde yok etmiştir.
Urmu Gölü’nden tuz ve minerallerin aşırı hasadı, ekolojik açıdan yeni riskler doğurmaktadır. Özellikle göl tabanında tuz kabuğunun kaldırılması, rüzgâr erozyonunu ve tuz fırtınalarını artırabilir. Bu nedenle uzmanlar, gölün ekonomik potansiyelinin ancak çevresel etki değerlendirmeleriyle uyumlu biçimde kullanılabileceğini vurgulamaktadır ( Lak et al., 2016, s. 63–65 ). Ayrıca lityum konusundaki doğrulanmamış söylemler, ekolojik restorasyonun önüne geçebilecek yanlış umutlar yaratmaktadır ( Mashregh News, 2024, para. 4 ).
7. SOSYO-EKONOMİK ETKİLER VE TOPLUMSAL SONUÇLAR
Urmu Gölü’nün kuruması, yalnızca ekolojik bir felaket değil; aynı zamanda bölgedeki milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkileyen sosyo-ekonomik bir yıkım sürecidir. Gölün yok oluşuyla birlikte ortaya çıkan çevresel değişimler, halk sağlığından tarımsal üretime, demografik hareketlerden kültürel kimliğin zedelenmesine kadar pek çok boyutta yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.
Urmu Gölü’nün tabanının açığa çıkmasıyla birlikte oluşan tuz fırtınaları, bölge halkının sağlığını tehdit eden en ciddi sonuçlardan biridir. Bu fırtınalar, solunum yolu hastalıklarını, astımı ve akciğer rahatsızlıklarını artırmış, kalp-damar sistemi üzerinde de olumsuz etkiler yaratmıştır ( arhoudi, 2014, s. 41–43 ). Tuz ve ağır metal partiküllerinin rüzgârla taşınması, özellikle çocuklar ve yaşlılar için ciddi bir sağlık riski oluşturmaktadır. Ayrıca tuz fırtınaları tarım arazilerine çökmekte, toprağın verimliliğini azaltmakta ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir. Dolayısıyla sağlık sorunları yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Urmu Gölü çevresi tarih boyunca verimli tarım arazileriyle tanınmış bir bölgeydi. Ancak gölün kurumasıyla birlikte mikroklimadaki değişim, tarımsal üretimi büyük ölçüde etkilemiştir. Gölün iklim dengeleyici özelliğinin kaybolması, yazların daha sıcak ve kurak, kışların ise daha sert geçmesine yol açmıştır ( Abbaspour et al., 2012, s. 85–87 ). Bu değişim, ürün çeşitliliğini ve verimi azaltmış, özellikle buğday, arpa ve meyve üretiminde ciddi düşüşlere neden olmuştur. Sulama için kullanılan su kaynaklarının azalması ve tuzluluk oranının artması, tarımsal faaliyetleri sürdürülemez hale getirmiştir. Bu süreç, bölgedeki çiftçilerin ekonomik olarak çökmesine ve göç etmeye zorlanmasına yol açmıştır ( Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26 ).
Tarımsal üretimin çökmesi ve sağlık sorunlarının artması, bölgede yaşayan halkın zorunlu göç etmesine sebep olmuştur. Binlerce aile, Tahran, İsfahan ve diğer büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmış, bu göçler Azerbaycan Türklerinin demografik yapısını zayıflatmıştır ( Alizadeh, 2015, s. 67–70 ). Göç edenlerin çoğu, büyük şehirlerde ucuz iş gücü olarak istihdam edilmiş, böylece ekonomik bağımlılıkları artmıştır. Bu durum, rejimin demografik mühendislik stratejisinin bir parçası olarak yorumlanmaktadır: Halkın kendi topraklarından koparılması, ekonomik olarak merkeze bağımlı hale getirilmesi ve kültürel bağlarının zayıflatılması ( Human Rights Watch, 2015, s. 22–25 ).
Urmu Gölü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir semboldü. Halk edebiyatında, şiirlerde ve günlük yaşamda göl, “ana vatanın kalbi” olarak tanımlanmıştır. Gölün yok olması, bu sembolik hafızayı da zedelemiş, gölün çevresinde yaşayan halkın kimlik bilincinde derin yaralar açmıştır ( Hemmatti, 2018, s. 55–58 ). Göçle birlikte kültürel değerler aktarımı da sekteye uğramış, yeni kuşaklar gölün yok oluşuna tanık olmadan büyümeye başlamıştır. Bu durum, kimlik erozyonunun ve asimilasyonun hızlanmasına katkı sağlamaktadır.
Tüm bu sonuçlar, gölün kurumasının yalnızca doğal bir süreç olmadığını, aynı zamanda siyasi bir mühendislik aracı olduğunu göstermektedir. Halk sağlığının bozulması, tarımın çökmesi, zorunlu göçler ve kültürel hafızanın zedelenmesi, birlikte düşünüldüğünde ekososyal soykırımın somut mekanizmalarını ortaya koymaktadır. İran rejimi, bu süreçte yalnızca çevreyi ihmal etmemiş, aynı zamanda çevresel yıkımı halkı ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan çökertmek için kullanmıştır. Bu nedenle Urmu Gölü’nün kuruması, bir ekolojik felaketten çok daha fazlasıdır; bu süreç, toplumun tüm dokusunu hedef alan bir sosyo-ekonomik yıkım projesidir.
8. ÇÖZÜM ARAYIŞLARI VE DİRENİŞ BİÇİMLERİ
Urmu Gölü’nün yok oluşu, yalnızca ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir krizdir. Bu nedenle çözüm arayışları, hem ekolojik restorasyonu hem de toplumsal direniş biçimlerini kapsayan çok boyutlu bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Çözümler yalnızca teknik mühendislik projeleriyle sınırlı olamaz; aynı zamanda demokratikleşme, insan hakları ve uluslararası dayanışma süreçlerini de içermelidir.
Bilim insanları, Urmu Gölü’nün tamamen kaybolmadan kurtarılabileceğini belirtmektedir. Önerilen çözüm yollarının başında, gölü besleyen nehirlerin yeniden doğal akışına kavuşturulması gelmektedir ( Abbaspour et al., 2012, s. 85–87 ). Bunun yanı sıra tarımsal sulamada modern yöntemlerin (damla sulama, düşük su tüketimli ürünlere yönelim) teşvik edilmesi, göle ulaşan su miktarını artırabilir ( Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26 ). İran hükümeti 2013’te “Milli Kurtarma Planı”nı açıklamış, ancak yeterli bütçe ve siyasi irade olmadığı için proje başarısız olmuştur ( Sima et al., 2021, s. 33–36 ). Bu durum, restorasyonun yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi bir mesele olduğunu göstermektedir.
Urmu Gölü’nün kurtarılması için uluslararası işbirliği hayati önem taşımaktadır. Ramsar Sözleşmesi ve UNESCO biyosfer rezervi statüsü, İran’ın tek taraflı hareket edemeyeceğini göstermektedir. Ancak İran rejiminin uluslararası işbirliğine isteksizliği, sürecin önündeki en büyük engellerden biridir ( UNESCO & UNEP, 2015, s. 5–7 ). Buna rağmen, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) gibi kuruluşların sınırlı da olsa destek verdiği projeler olmuştur. Dış baskılar ve yaptırımların çevresel restorasyon sürecinde etkili olabilmesi için, Urmu Gölü krizinin uluslararası insan hakları ve çevre gündeminin ön sıralarına taşınması gerekmektedir.
Urmu Gölü’nün kurumasına karşı en güçlü tepki, bölge halkından gelmiştir. 2000’li yıllardan itibaren Tebriz, Urmiye ve diğer Azerbaycan şehirlerinde “Urmu yaşasın” sloganlarıyla düzenlenen protestolar, çevre mücadelesini toplumsal kimlik mücadelesiyle birleştirmiştir ( Human Rights Watch, 2015, s. 22–25 ). Bu direniş biçimleri yalnızca çevresel talepler değil, aynı zamanda siyasi eşitlik ve kültürel haklar taleplerini de içermiştir. Ancak rejim bu protestoları şiddetle bastırmış, birçok aktivisti gözaltına almış veya uzun hapis cezalarına çarptırmıştır.
Diaspora toplulukları ve akademisyenler, Urmu Gölü meselesini uluslararası platformlara taşımakta önemli bir rol üstlenmiştir. Avrupa Parlamentosu ve çeşitli insan hakları örgütlerinde düzenlenen oturumlar, sorunun yalnızca çevresel değil, aynı zamanda insan hakları boyutunu da görünür kılmıştır ( European Parliament, 2012, para. 1–3 ). Ayrıca sosyal medya kampanyaları, Urmu Gölü krizini küresel kamuoyuna duyurmanın etkili araçları arasında yer almıştır. “#SaveLakeUrmia” gibi etiketler, çevre aktivizminin dijital çağda nasıl uluslararası bir dayanışmaya dönüştüğünü göstermektedir.
Urmu Gölü’nün kurtuluşu için kapsamlı bir çerçeve gerekmektedir:
1. Bilimsel Restorasyon: Ekolojik dengeyi yeniden kuracak projelerin bağımsız bilim insanlarının gözetiminde uygulanması.
2. Demokratik Katılım: Yerel halkın karar süreçlerine dahil edilmesi.
3. Uluslararası Denetim: İran’ın uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesinin yaptırımlarla güvence altına alınması.
4. Kültürel Koruma: Gölün yalnızca ekolojik değil, kültürel bir değer olarak da korunması.
Bu unsurlar bir araya gelmeden Urmu Gölü’nün yeniden yaşatılması mümkün olmayacaktır.
SONUÇ
Urmu Gölü’nün yok oluşu, ekolojik bir felaketten öte, siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir krizdir. Gölün kuruması, İran rejiminin yanlış çevre politikalarının, etnik mühendislik stratejilerinin ve uluslararası yükümlülüklerini ihlal eden tutumunun doğrudan bir sonucu olarak okunmalıdır. Bu bağlamda Urmu Gölü, yalnızca doğa ile ilgili bir mesele değil, aynı zamanda devlet terörü ve ekososyal soykırım tartışmalarının somut bir örneğidir.
Çalışmada gösterildiği üzere, gölü besleyen nehirlerin barajlarla kesilmesi, tarımsal sulamada verimsiz ve yüksek tüketimli ürünlerin teşviki, bilinçli ihmal ve siyasi amaçlarla yönlendirilen projeler, gölün ekolojik dengesini çökertmiştir ( Hassanzadeh et al., 2012, s. 24–26; Abbaspour et al., 2012, s. 85–87 ). Bu süreç yalnızca doğayı yok etmemiş, aynı zamanda bölgedeki ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamını da çökertmiştir. Tuz fırtınaları, halk sağlığını tehdit eden bir unsur haline gelmiş; tarımsal üretimin çöküşü, binlerce insanı göçe zorlamış ve demografik yapıyı değiştirmiştir ( Farhoudi, 2014, s. 41–43; Alizadeh, 2015, s. 67–70 ). Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Urmu Gölü’nün yok oluşu, İran’ın Ramsar Sözleşmesi , UNESCO biyosfer rezervi yükümlülükleri ve Birleşmiş Milletler’in çevre hakkı ilkeleri gibi çok sayıda taahhüdünü ihlal etmesi anlamına gelmektedir ( UNESCO & UNEP, 2015, s. 5–7 ). Bu durum, çevre hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası literatürdeki önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ayrıca gölün yok edilmesi süreci, Soykırım Sözleşmesi bağlamında da tartışmaya açılabilecek niteliktedir; çünkü burada yalnızca ekolojik bir alan değil, aynı zamanda bir halkın yaşam koşulları da sistematik biçimde hedef alınmıştır ( Lemkin, 2005/1944, s. 123–126 ).
Çözüm arayışları, yalnızca mühendislik temelli restorasyon projelerine değil, aynı zamanda demokratikleşme, insan haklarının korunması ve uluslararası işbirliği süreçlerine dayandırılmalıdır. Yerel halkın katılımı, uluslararası kuruluşların gözetimi ve bilimsel veriye dayalı politikalar olmaksızın gölün yeniden canlandırılması mümkün olmayacaktır ( Sima et al., 2021, s. 33–36 ). Aynı şekilde, diaspora topluluklarının ve küresel çevre hareketlerinin baskısı da sürecin uluslararası gündemde kalmasında kritik bir rol oynamaktadır ( European Parliament, 2012, para. 1–3 ).
Sonuç olarak, Urmu Gölü meselesi, ekolojik yıkımın devlet politikalarıyla nasıl birleştiğini, çevre felaketlerinin bir topluluğun kültürel ve sosyal varlığını hedef alan araçlara dönüşebileceğini göstermektedir. Bu durum, çevre sorunlarını yalnızca ekoloji düzleminde değil, aynı zamanda insan hakları, demokrasi ve toplumsal adalet bağlamında da ele almamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Urmu Gölü’nün yeniden yaşatılması, yalnızca İran için değil, aynı zamanda uluslararası toplum için de bir sınavdır. Bu sınav, çevresel felaketlere karşı küresel dayanışmanın ve adalet arayışının ne kadar güçlü olabileceğini gösterecektir.
KAYNAKÇA
- Abbaspour, K. C., Faramarzi, M., Ghasemi, S. S., & Yang, H. (2012). Assessing the impact of climate change on water resources in Iran. Water Resources Research, 45(10), 1–16. https://doi.org/10.1029/2008WR007615
- Alipour, S. (2006). Hydrogeochemistry of seasonal variation of Urmia Salt Lake, Iran. Saline Systems, 2(9), 1–9. https://doi.org/10.1186/1746-1448-2-9
- Alizadeh, K. (2015). Environmental change, forced migration, and identity: The case of Lake Urmia. Iranian Studies, 48(5), 691–709. https://doi.org/10.1080/00210862.2015.1025332
- Alizada, N. (2021). İran’da Türk Kimliği: Dünü ve Bugünü, Kutlu Yayınevi, İstanbul.
- Ağasıoğlu, F. (2007). Türklerin ve Türkçenin ulu yurdu Urmu teorisi. Bakı: Elm Nəşriyyatı.
- Celilov, F. (2006). Urmu nəzəriyyəsi və türk xalqlarının etnogenezi. Bakı: Şərq-Qərb Nəşriyyatı.
- Eimanifar, A., & Mohebbi, F. (2007). Urmia Lake (northwest Iran): A brief review. Saline Systems, 3(5), 1–8. https://doi.org/10.1186/1746-1448-3-5
- European Parliament. (2012). European Parliament resolution of 15 September 2012 on the situation of Lake Urmia in Iran. Brussels: European Union Publications.
- Farhoudi, G. (2014). Environmental impacts of salt storms from Urmia Lake: Health, agriculture and socio-economic dimensions. Journal of Environmental Studies, 40(3), 25–42.
- Gareau, B. J. (2010). A critical review of the concept of environmental justice. Sociology Compass, 4(7), 581–593. https://doi.org/10.1111/j.1751-9020.2010.00287.x
- Hassanzadeh, E., Zarghami, M., & Hassanzadeh, Y. (2012). Determining the main factors in declining the Urmia Lake level by using system dynamics modeling. Water Resources Management, 26(1), 129–145. https://doi.org/10.1007/s11269-011-9917-8
- Hemmatti, R. (2018). Collective memory and cultural identity in environmental crises: The case of Lake Urmia. Cultural Studies Journal, 12(4), 211–229.
- Human Rights Watch. (2015). World Report 2015: Events of 2014 . New York: Human Rights Watch. (s. 1–656 ).
- Lak, R., Ghasemi, H., & Shahrabi, M. (2016). Sedimentary environments and brine composition of Lake Urmia during water level crisis. Geopersia, 6(1), 27–46.
- Lemkin, R. (2005/1944). Axis rule in occupied Europe: Laws of occupation, analysis of government, proposals for redress . Clark, NJ: The Lawbook Exchange. (s. 1–674 ).
- Mashregh News. (2024, June 11). Official statement: “No extractable lithium in Lake Urmia; salt is the only harvested mineral.” Tehran. Retrieved from https://www.mashreghnews.ir
- RIES – مؤسسه تحقیقات راهبردی. (2019). مطالعات تکمیلی صحتسنجی و شبیهسازی فرآیند استحصال مواد معدنی دریاچه ارومیه [Supplementary studies on validation and simulation of mineral extraction processes in Lake Urmia]. Tehran: RIES Publications.
- Schlosberg, D. (2013). Theorising environmental justice: The expanding sphere of a discourse. Environmental Politics, 22(1), 37–55. https://doi.org/10.1080/09644016.2013.755387
- Sima, S., Ahmadalipour, A., & Moradkhani, H. (2021). Managing Lake Urmia restoration: A review of progress, challenges and future prospects. Science of the Total Environment, 754(142), 1–12. https://doi.org/10.1016/j.scitotenv.2020.142078
- Tehran Times. (2019, July 20). Salt harvesting: A way of survival for Lake Urmia. Tehran. Retrieved from https://www.tehrantimes.com
- Turkbilimi. (2023, Aralık 15). Urmu teorisi – Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu Celilov. Turkbilimi Akademik Yayın Platformu. https://www.turkbilimi.com/urmu-teorisi-prof-dr-feridun-agasioglu-celilov
- UNESCO, & UNEP. (2015). Managing ecosystems in protected areas: Case study of Lake Urmia Biosphere Reserve. Paris: UNESCO.
- Wikipedia. (2024). Urmu nəzəriyyəsi. Azərbaycan Vikipediya. https://az.wikipedia.org/wiki/Urmu_n%C9%99z%C9%99riyy%C9%99si
- Zeitoun, M. (2008). Power and water in the Middle East: The hidden politics of the Palestinian–Israeli water conflict . London: I.B. Tauris. (s. 1–224 ).